Mutlu insanlar ülkesi: İrlanda

Hayatı güzelleştiren tek şey varsa o da başımızdan geçen macera niteliğindeki hatırlanmaya değer kesitlerdir. Benim İrlanda maceram da monotonlaşmış bir iş gününün ardından aldığım Avrupa Birliği destekli bir gençlik değişim programı bünyesinde gerçekleşecek olan ‘Fail Forward Lab’ adlı eğitime seçildiğimi bildiren bir telefonla başladı.

Bu eğitimi, Dublin’e yaklaşık 100 km uzaklıkta olan Co.Wicklow Ulusal Parkı içerisinde bulunan ‘Kippure Estate’ adlı doğayla iç içe bir tesiste farklı ülkelerden genciyle yaşlısıyla 32 kişinin 1 hafta boyunca ‘hata yapmanın başarıya giden yolun bir parçası olduğuna’ yönelik yaptığı aktiviteler olarak tanımlayabiliriz. Kulağa ilginç geliyor değil mi ? 🙂

wicklow9

Beklemediğim bir anda karşıma çıkan bu güzel fırsatı değerlendirebilmek için iş yerimle zorlu bir izin alma mücadelesinin ardından İrlanda vize başvurusu için kolları sıvadım. Eğitimim gerçekleşeceği tarihlerde Schengen vizem var diye sevinirken, İrlanda’nın Schengen’e tabi olmadığını öğrenmenin verdiği buruklukla evrakları toparlamaya başladım. İrlanda vizesi Harbiye’de bulunan ‘VFS Global’ adlı vize merkezine bizzat başvurularak 10 iş günü içerisinde, yaklaşık 280 TRY (tek giriş fiyatı) karşılığında alınabiliyor. Schengen vize sürecinden farklı olarak; sunulan evrakların başlıklarının yeminli tercüman tarafından çevirisi, tam-tekmil aile nüfus kayıt örneğinin tam çevirisi ve babaannenizin nüfus cüzdanının çevirisi isteniyor. Sonuncusu şaka tabi, ama ilk ikisini cidden istiyorlar.

Seyahatimi eğitimin gerçekleşeceği tarihten 1 gün önce gidip, bitiş tarihinden sonra da 1 gün kalabilecek şekilde planladım. Katılımcılar olarak, 25 Ekim 2015 günü Dublin havalimanında  Alcock Brown Restaurant’ın önünde buluşup Kippure’a doğru yola çıkacaktık.  Yani planlarıma göre hayatımın 24 Ekim 2015 – Cumartesi günü olan kısmı ile 1 Kasım 2015 – Pazar günü olan kısmı Dublin’de free olarak geçecekti.

Güzel ve lezzetli bir 4 saat 40 dakikalık THY yolculuğunun ardından Dublin’de güneşli bir gün karşıladı beni. İrlanda’nın dünya haritası üzerinde bulunduğu konuma benzeyen korkunç bir soğuk yoktu. (Ekim sonu, Kasım başı gibi İrlanda’ya gidecek olursanız kışlıklarınızı abartmayın, yağmura hazırlıklı olun yeter). Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için otobüs ve taksiden başka bir ulaşım aracı bulunmuyor. En ucuz yol 3,30 Euro olarak 16 no’lu halk otobüsü ile 1 saatlik yolculuk ya da 5 Euro karşılığında non-stop giden Airlink expressler ile 30 – 40 dakikada ulaşabiliyorsunuz. 16 numaralı otobüse bincekeseniz bozuk paranızı hazırlayın çünkü otobüsün içinde madeni para alan makine kağıt para kabul etmiyor. Otobüslerin çift katlı olması bu yolculuğu tatlı bir tura dönüştürüyor, üst kata çıkarsanız tabi… Kızıl kiremitli, üçgen, bir kalenin kulesini andıran bacalı ve bodur evlerin arasında gerçekleşen 1 saatlik yolculuktan sonra şehir merkezine ulaşıyorsunuz. Şehir merkezine vardığınızı meydanda bulunan ‘spire’ isimli uzun ve sivri bir tam olarak ne olduğuna anlam veremediğim cisimden anlayabilirsiniz.

spire
Spire

Spire’da inerek sora sora Bağdat modeliyle hostelin yolunu tuttum. Çok fazla Avrupa şehri görmedim fakat gördüklerimle kıyasladığımla İrlandalıların daha cana yakın ve yardımsever olduğunu söyleyebilirim. Elinizdeki haritayı incelerken birilerinin yanınıza gelip ‘yardımcı olabilir miyim’ diye soracağından emin olabilirsiniz. Abbey Court Hostel’e doğru 15 dakikalık bir yürüyüş aslında Dublin’in her türlü insanı barındıran, kozmopolit bir dünya şehri olduğunu anlamanıza yeterli oluyor. Şehir meydanında Dublin’de yaşayan müslümanların Işid terör örgütüne karşı gerçekleştirdiği bir protestoya denk gelmeniz bile mümkün 🙂

isis
Dublin’de yaşayan müslümanların ISID protestosu

Abbey Court Hostel bu pahalı şehirde ekonomik, merkezi ve rengarenk bir seçenek. Kahvaltı dahil 13 Euro’dan başlayan fiyatlarla odalar kişi sayısına göre değişiklik gösteriyor. Hostelin içinde kaybolmanız mümkün çünkü bu hostel bir labirent gibi. Yolunuzu duvarlara çizilmiş Steve Jobs, Marlyn Monroe, Bob Marley gibi ünlülerin resimleriyle buluyorsunuz. Denemeye değer farklı bir atmosfer… Sundukları kahvaltı da Dublin koşullarına göre ödediğim fiyatın üstünde bir çeşitlilik sunuyor diyebilirim. Eğitim öncesi kurulan Facebook grubundan burada kalan başka katılımcıların da olduğunu ve akşam hostel önünde buluşup bir şehir turu yapılacağını gördüm. Onlara katılmadan önce eşyalarımı hostele bırakıp şehirde biraz kaybolmaya karar verdim.

Abbey Court Hostel’in dışarıdan ve içeriden görünümü

Üzerinde bir çok köprü bulunan Liffey nehri Dublin’in ortasından geçerek bu şehri ikiye ayırıyor. Yüksek setleriyle, kenarında bulunan küçük seyyar cafeleriyle geçen zamanın izlerini taşıyor gibi.

liff                                        Liffey Nehri’nin akşam görüntüsü

lf
Liffey Nehri

 

stephen
St. Stephen’s Green parkının içerisindeki göl

O’connel köprüsünden geçerek Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri olan ve birçok dünyaca ünlü yazarı mezun eden Trinitty College’a ulaştım, oradan yol beni Saint Stephen’s Green parkına çıkardı. Bu park gölünde yüzen ördekleri, martı ve güvercinleri, mutlu insanları, kızılın ve sarının zengin tonlarıyla, bana sonbaharın daha önce bu kadar güzel olduğunu farkedemediğimi hissettirdi. Yerdeki altın sarısı hışır hışır yaprakların rengi kızıl çamlara karışıyor, ve bu renk önce ördeklerin dalgalandırdığı gölü sonra da gökyüzünü kaplıyordu. Bu parka adım atar atmaz şehir hayatından uzaklaşıyor, kendinizi tamamen doğanın içinde hissediyorsunuz.

saint stephen garden
St. Stephen’s Green Park

Bu huzur dolu parktan ayrıldıktan sonra çevreyi geze geze Dublin Kalesine vardım. Dublin Kalesi, Avrupa’daki diğer kaleler gibi yüksek bir konumda değil, şehir merkezinde bulunuyor. Ayrıca oldukça yeni görünüyor.

kale
Dublin Castle

Akşam Abbey’de kalan diğer katılımcılarla buluştuktan sonra Dublin’in en gözde yeri olan Temple Bar ve çevresini dolaştık. Kahkahaların birbirine karıştığı Temple Bar bölgesinde birbirinden güzel meşhur Irish Pub’lar bulunuyor. Bu bölgede bira içmek isterseniz tanesine 7 Euro ödemeye hazır olun. Diğer bölgelerde de çok büyük fiyat farkları oltmpduğu söylenemez.
Ben şahsen arka sokaklara doğru gitmenizi tavsiye ederim zira bir İrlandalı’nın söze ‘If you want to see really really Irish one…’ şeklinde başlayarak tarif ettiği gibi 🙂 Bu arada Temple Bar kültüründen öğrendiğim önemli bir jargonu paylaşmak isterim: İrlandalılarla takılıyorsanız Hi, hello, how are you gibi kalıp şeyleri unutun. Muhabbet, ilk tanışma, tartışma, sipariş her neyse her zaman ‘Whats the story?’ şeklinde açılır. Yalnız Story vurgulanırken, stooo kısmına abanılır. Bu en yaygın hitabet.

tmpll
Temple Bar

Buluşma günü geldi çattı. Kahvaltıdan sonra ‘Spire’ın bulunduğu caddeden otobüse binip havalimanına doğru yola çıktık. Buluşma noktamıza vardığımızda herkes oradaydı. Farklı ülkelerden, farklı yaş gruplarından sevgili olan, analı kızlı gelen 32 kişilik kelimenin tam anlamıyla değişik bir grup. Kendimi bir an ‘Allahım ben burada ne yapıyorum?’ demekten alıkoyamadım. Kısacası: Bulgaristan, İtalya, Hırvatistan, Belçika, İspanya, Litvanya, Ermenistan, Gürcistan, Kuzey İrlanda ve Türkiye’den bu insan topluluğu olarak bir otobüsün içine doluşmuş ormanın ortasında, market olmayan, internet olmayan bir yere 1 hafta boyunca ‘hata yapmak ve hata yapmayı başarıya giden yolda bir araç olarak görmek’ başlığı altında eğitim görmek ve aktivitelerde bulunmak için yola çıkmıştık. (Sanırım, insanın hayatta çok sık karşılaşılacağı bir durum değil…) Yolda muhtemelen alkol stoğu ve kişisel alışverişimizi yapmamız için bir süpermarkette durduk ve herkes stoğunu yaptı. Arabada bizi ‘Parti evi’ ve ‘Sessiz ev’ olarak tercihimize göre ayırdılar. Bence mantıklı bir ayrımdı. Akşam saat 10:00 gibi ‘Kippure Estate’e vardık ve odalarımıza yerleştik. Böylece ‘Fail Forward Lab’ başlamış oldu. ‘Kippure’a varmamızla telefonumun esrarengiz bir şekilde bozulması bir oldu. Telefonsuz, tamamen izole bir 1 hafta beni bekliyordu.

Güzel bir akşam yemeğinin ardından, her sabah toplanıyor olacağımız eğitim salonumuzda oyunlaştırılmış bir tanışma aktivitesiyle birbirimizle tanıştık. (Kippure’daki en güzel şey yemeklerdi, inanılmaz yemekler yediğimizi söylemeden geçemeyeceğim.) Bu ormanın ortasında parti evi ve sessiz ev olarak türlü memleketlerden bir araya gelmiş insanlar olarak her sabah eğitim salonunda toplanıp kişisel gelişimimize katkı sağlayacak çeşitli aktivitelerde bulunuyor, başımızdan geçen olayları paylaşıyor, birbirimizi eleştiriyor, birbirimizi dinliyor, birlikte oyunlar oynuyor, birlikte eğleniyor ve birlikte hüzünleniyorduk. Ve internet yoktu. Bu haftayı hayatımın en güzel zamanlarından biri olarak nitelendireceğimi tahmin edemezdim.

P1050112
Etkinlik Takvimi

Etkinliğin 3. günü çıktığımız yürüyüşte Co.Wicklow National Park’ın sonbaharın doğa ile dans ettiği yer olduğuna kanaat getirdim. Doğanın bu kadar rengi barındırdığı ve sizi kartpostalların içinde hissetirdiği yerlerin var olduğunu bilmek çok güzel. Karabaşlı tombik İrlanda koyunları, kızıl çamları, dereleri, ağaçları, herşeyi el değmemişti.

doğa

 doaa

kuzu

 Yine etkinliğin en güzel günlerinden biri olarak 5. günümüz: Dublin’de Flash mob! Dublin sokaklarında insanların yapmış oldukları hatalarla ilgili röportaj, bedava sarılmak, bedava dilek dağıtmak gibi görevler için gruplara ayrılarak sokaklara çıktık. Ben Dublin Kalesinin önünde insanlara bedava iyi dilek dağıtma gibi bir kutsal görev üstlendim 🙂 ta ki kale görevlisi kıçımıza tekmeyi basana kadar…

P1060322.JPG
Flash Mob Team

Ertesi günün, yani 31 Ekim’in ‘Halloween’: nam-ı diğer ‘Cadılar Bayramı’ olması vesilesiyle ‘Recreate Creativity’ adında içerisinde çeşitli metaryeller barındıran bir dükkana cadılar bayramı kostümlerimizi oluşturmak için yola çıktık. E ertesi gün bu kostümlerle partileyecektik… Bu dükkanda herşey bağış ve aynı zamanda bedavaydı. Türkiye’de bir benzerinin olduğunu sanmıyorum.

P1060269.JPG
Halloween Hazırlıkları

Hüzünlü bir son gün: Etkinliği geri de bırakmıştık. İlk günden tamamen farklı bir görüntü vardı. Herkes birbirini tanımış, sıkı dostluklar kurulmuş ve ayrılık zamanı gelip çatmıştı. Eğitim salonunda ortamızda bir ateşle yuvarlak oluşturmuştuk. Eğitmenlerden birinin ilk günden bu yana neler olduğunu anlattığı hüzünlü bir özetin ardından herkes duygusal bir fon müziği ile  bir kaç cümleyle duygularını paylaşıyordu. Yani: ormanın ortasında farklı ülkelerden bir araya gelmiş 32 kişi salya sümük ağlıyor, birbirine sarılıyordu. Herşey yaşamaya değerdi

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s